"Sessiz Şehir", Esra Beşiroğlu, Istanbul Art News, Ocak 2018


Irmak Canevi ve Zeren Göktan şehrin terk edilmiş bir alandaki duvara bırakılan bir mobil telefon numarasıyla isimlendirdikleri ortak sergileri "0 536 075 56 83"te kentin sesini kısarak kente dair kendi hikayelerini kurguluyorlar. İhtiyaçların üretimi belirlediği değil, üretim metalarının ihtiyaçları belirlediği halihazırdaki dünya düzeninde kentler bu organizasonun temel çerçevesini oluşturur. Ürün çeşitliliğindeki sınırsızlık, bireyin seçim yapma edimini 'satın alma/almama' konumundan, var olan seçenekler arasında 'neyi satın alacağı' durumunu taşıyarak, Adorno'nun tanımladığı biçimiyle, 'sahte ihtiyaçları' ortaya çıkarır. Bu noktada birey neyi nasıl alacağına karar verirse versin, ortaya koyduğu irade etken değil edilgendir.

Irmak Canevi'nin 'Krank Art Gallery'deki' "0 536 075 56 83" adlı sergide yer alan "Arılar Da Kafein Sever" serisi esasında arıların kafeine olan ilgilerini ortaya çıkaran, gazetelerde haber olmuş bir araştırmadan esinlenerek yapılmış. Sanatçı çalışmalarını sırasında tükettiği karton kahve bardaklarından insana ve arılara ait temel inşa malzemeleri olan balmumu ve beton kullarak elde ettiği çiçek formundaki yapıları konstrüktürel parçalarla bir araya getirerek yeni bir petek-kent meydana getirmiş ve kent kültürünün ayrılmaz bir unsuru haline gelen kahve tüketimini arıların kafeine olan yönelimleriyle birleştiren ironik bir tasavvur ortaya çıkarmış. Arıların hafızalarının güçlendirerek çiçeklerin kokularını daha uzun süre hatırlamalarına sebep olan bu tüketim tercihi, kafeine yönelirken asıl amaçladıkları şeyi, daha fazla bal yapabilmeyi, sekteye uğratıyor. Laboratuvar ortamında kendilerine sunulan iki besin, kafein ve şeker arasında tercih yapmak durumunda bırakılan kobay arılar, insanın ihtiyaçları ve tüketimleri arasındaki yapay kestirme yolların çıkmazlarını göstermek açısından bir benzeşim sunuyor.

Dönüşümlü bir malzeme olan kağıt bardaklarla oluşturulan bu yeni yapılar, aynı zamanda tüketimin doğurduğu atık stokunu yeniden üterime sokarak değersizleşmiş olanın yeni bir değere dönüştüğü, kültürlerarası hiyerarşinin göz ardı edildiği kurgusal bir kent tipolojisi oluşturuyor. Canevi'nin diğer serisi "Usta İşi", kenti yansıtan detaylara ait imgelerin işlendiği kolajlardan oluşan bir çalışma. Çeşitli malzemelerin bir araya getirilmesiyle gerçek görüntülerin taklit edildiği bu uygulamaların, şehrin hengamesi içinde dikkatlerden kaçmış ayrıntıları hafızamızın bir köşesinden bulup gün yüzüne çıkarması muhtemel.

Çokluk içinde her şeyin detaya dönüştüğü şehir ortamında bilinç düzeyinde bir algının ilgi alanına girmek bir hayli zorken Canevi kolajlarında gördüğümüzün farkında bile olmadığımız, hatta görüntü kirliliği olarak niteleyebileceğimiz ayrıntılara izlenme ve dikkati çekme değeri kazandırıyor, bir anlamda onlara sınıf atlatıyor diyebiliriz.

Diğer yandan Zeren Göktan'ın "Arka Bahçe" seçkisindeki fotoğraflarda yer alan çocuklar, kompozisyon içindeki olanakları aşan konumlarıyla hem bir kent içinde hem de çocuk olma durumlarının üstesinden gelerek ilgiyi derhal üzerlerine çekmeyi başarıyorlar. Ulaşamayacakları yükseklikteki yerlerde ya da giremeyecekleri tehlikedeki alanlarda görünürde hiçbir aracı olmaksızın, gökten inmişçesine bulunuşlarının yarattığı uhrevi atmosferle, hafızanın sığındığı fiziksel olmayan mekanların somutlaşmış halini kompoze ediyorlar bir bakıma. İçine doğduğumuz yuvayla yaşamımıza giren mekan, bedenimizi olduğu gibi ruhumuzu da kuşatarak etki alanını çocukluk deneyimlerimizin inşa ettiği bilinçaltına kadar derinleştiriyor.

Göktan'ın mekanları içimizdeki mekanın gerçek mekanlardaki görsel bir tasavvuru bir anlamda. Sanatçının Yuva serisinde yer alan, dalların budanmasıyla ortaya çıkmış kuş yuvaları gibi bu mekanlar da bilinçaltının derinliklerinden yüzeye süzülmüş izlenimi veriyor. Arka bahçenin bu yuvada çocukların hakimiyetlerini sürdürebildikleri tek yer olması, fotoğraflarda görülen tepeden bakma durumunu ve göksel atmosferi de anlamlı kılıyor. Arka bahçe, dış dünyayla ilk karşılaşma alanı hem yuvanın korunaklı bir parçası hem de dışarıya ait olma durumuyla çocukluk düşleri ve yetişkinlik deneyimleri arasında bir geçit oluştururken, bir merdivenin ya da korkuluğun sağladığı görüş hakimiyeti çocukluğa hem keşfetme hem de fethetme olanağı sağlayabilir.

Göktan'ın fotoğraf çalışması "Arka Bahçe 1", gecekonduların önünde yükselen yeni konutların varlığıyla tam bir 'kentsel dönüşüm' imgesi sunuyor. Yeni, büyük yapıların eski, küçük olanları iteleyerek yerleşim alanı dışına atmak istediklerine dair bir alegori oluşturan bu imgede küçük ve bakımsız gecekondular arka bahçeye yığılmış hurdalar gibi nihai sonunu bekler durumda. Kompozisyonun merkezinde yer alan, kasası kullanılmış eşyalarla dolu hurdacı kamyonu, etrafında olup biteni anlatması için bilinçli olarak bırakılmış bir tanık gibi bu dönüşüm işleminden geriye kalan kanıtları topluyor. Kamyon kapağına bıraktığı telefon numarası ise arandığında dinlenebilecek bir ses kaydı ile işlevsel olarak sergiye dahil edilmiş. Kayıt, sergi mekanındaki kulaklıklar aracılığıyla da Göktan ve Canevi'nin sesini kıstığı kente sersini geri veriyor. Çalışan makinelerin sesleri arasına karışmış oynayan çocuk sesleri insanı bir nebze yatıştırıyor olsa da, çoğunlukla maruz kaldığımız ses cangılı içinde sesini açıp kapayabileceğimiz bir kent fikri oldukça cazip geliyor doğrusu. Sergiyi 6 Ocak'a kadar Krank Art Gallery'de görme imkanı var.

"Dar Alanda Kısa Paslaşmalar", Fatoş Üstek, (Flyer/Önsöz), 2017

Irmak Canevi ve Zeren Göktan'ın iki kişilik sergisi, birbirine atıfta bulunma geleneğini cağırıştırıyor. Aşık atışması olarak bilinen ve genellikle şairlerin ve müzisyenlerin birbiri ile girdiği yaratıcı konuşma, Canevi ve Göktan için bir atışma ve rekabetten öteye geçiyor. Serginin kurulumu ve sergilenen işlerin niteliği göz önüne alındığında, iki sanatçı şehir ve ev kavramları üzerine birbiri ile ilişkili, fakat iki farklı yorumu biraraya getiriyor.

Canevi, şehrin dokusundan ve geleneklerinden ilham alarak ürettiği işlerinde, müdahale edimine başvururken; Göktan şehre dair kurgu ile karışık bir güzelleme dizisi üretiyor. Canevi'nin fiziksel müdahaleleri, Göktan'ın düş ile gerçek arası kompozisyonları ile tezat oluşturuyor. Bir sanatçı, şehri yeniden şehrin ürettiği atıklarla kurgularken, diğer sanatçı şehrin öznelerini beklenmedik olayların içerisinde gelisigüzelmişcesine kaydediyor. İki sanatçı da kullandıkları teknik birbirinden oldukça farklı olsa da, görüntü kavramını irdeliyor. Bir diğer deyişle, iki sanatçı da imgeler üreterek aidiyet, yüzey, temas kavramlarına kurgu ve gerçek ekseninden yaklaşıyor.

9 adet beton tabla, 9 adet ahşap ve mdf kaideden olusan Arılar Da Kafein Sever, 2017 işi, karışık teknik kullanılarak üretilmiş bir şehir peyzajı. Kağıt kahve bardaklarının beton ve balmumu ile degiştirilmiş formları, yeni dönem şehir mimarisine atıfta bulunuyor. Arılar da Kafein Sever, Canevi'nin kurgu şehrinin bir diyoramasını oluşturuyor. Tablalar'ın üzerindeki desenler, büyük bir şehrin ana caddelerini ve sokaklarını anımsatırken, dönüştürülmüş her kağıt bardak mimari yapıların yerine geçiyor. Canevi'nin kurguladığı şehir sadece yüzeyler ve formlardan oluşuyor, şehrin ikamet edenlerine dair hiç bir iz taşımıyor. Göktan'ın fotoğrafları ise, şehrin öznelerini direk ve dolaylı yollardan betimliyor. Arka Bahce, 2017 dizisi çocukları ve şehrin oyunla ilişkisini kadrajına alırken, Yuva dizisi şehirde barınan diğer canlıları ikametgahları ile portreliyor. Göktan'ın fotoğrafları kurgulanmış olmalarına rağmen anlık yakalanmış hissi veriyor. Sergiye ismini veren telefon numarası, 0 536 075 56 83 Göktan'ın Arka Bahce serisinden bir fotografda yer alıyor. İki sanatçı, bu numaradan ilham alarak, ortak ürettikleri ses işinde hayalini kurdukları şehrin beyaz gürültüsünü izleyici ile buluşturuyor.

Şehir ve ev kavramları, birbirinin içine geçmis, aynı gibi görünen iki farklı beden olarak tanımlanabilir. Bu iki bünye kendi içinde farklı kavram ve duyguları üretir. Şehir, dokusu ile tanımlayan, sıradışı, olaylı ve akışkan bir kimliğe sahipken; ev, bir korunak ve ikamet eden icin öncelikli tanım alanıdır. Ev öznel bilincin şekillendirdiği alanken, şehir izlenimlerin, düşlerin, kurgu ve gerçekliğin iç içe geçtigi arka bahçedir. Ev'in her parçası ayrı bir duygu uyandırırken, kişinin özgürlüğünü ve kendi ile birebir karşılaşma ve öncelikli aidiyetini oluşturduğu mekandır. Bu ikilik özellikle Gaston Bachelard'ın Mekanın Poetikası başlıklı kitabında derinlemesine incelenmektedir. Bachelard, zamanın aksine mekanın anılar ürettiğini savunur. Deneyim zamana degil mekana, öznenin ilişkide bulunduğu alana göre şekillenir. Bu mekanlarda birinci tekil yaklaşım nasıl üretiliyorsa, mekanın algısının, öznenin deneyiminin ona göre şekillendiğini öne sürer. Canevi'nin Arılar Da Kafein Sever işi kendini ele vermeyen, dışavurduğu yüzeyleri ile ilginç ve bir o kadar da ikircikli alanları birbirine ekleyen bir kurguya sahiptir. Göktan'ın fotoğraflarında ise absürdite ve mizaç ön plana çıkmaktadır. Fotoğrafları ile çok katmanlı kısa hikayeler kurgular, şehri ilişkilerin değiş tokuş edildiği, değerlerin birbirine karşı ve birlikte üretildiği bir oyun alanı olarak üretir. Bu alanlar içinde özneyi yalnız bırakır, tekil ve içinde bulunduğu, içine girdiği alanla tanımlar. Canevi'nin post-yapısal yaklaşımı şehri parçalarına bölüp yeniden üretirken, Göktan o parçaları birbiri ile iç içe sunmayı tercih eder. Usta İşi, 2017 serisi Canevi'nin topladığı şehir izlenimlerini yeniden ürettigi mekanlar olarak tanımlanır. Şehir yüzeylerine yeni katmanlar ekleyerek, bedeninden kopmuş parçaları yeniden yorumlayarak şehre geri katar. Göktan, bir izlenimcinin inceliğinde konusuna yaklaşır, sehir yüzeylerinin olmazsa olmazı telefon numaraları, sehir dokusunun son donemde bir parçası olan tedarikli oyun ve egersiz alanları, yarı terkedilmiş ya da gelişigüzel düzenlenmiş sosyal mekanları imler.

0 536 075 56 83 sergisi iki sanatçının bir şehre,ya da bütün olmayan sehirler grubuna bakışını bir araya getirir. Sonuçta, her mekan, zihinsel bir deneyimdir ve düşler ile hayal edileni, anımsananla hakikati bir araya getirir.

"0 536 075 56 83: The cell phone that inspired an exhibition", Kaya Genç, Daily Sabah / Arts, December 2017     link


Krank is one of the freshest new galleries in Istanbul. Compact in size and sleek in interior design, the gallery has so far offered a tasteful line of exhibitions: Güneş Terkol, Aslı Çavuşoğlu and Camila Rocha all showed their latest works at this small gallery located on Tomtom Kaptan Street. When I visited it this month, Krank reminded me of Galeri NON, which sadly closed its doors in 2015. The two galleries, in artistic taste and spirit, somehow complement each other.

"0536 075 56 83" is the title of Krank's new exhibition, and it features some interesting and thought provoking work.

Zeren Göktan, in her unsettling photoset, produces a delicate balance between foregrounds and backgrounds. Her characters present themselves to the camera and stand in stark contrast to the mysterious, dark world that surrounds them.

In "Backyard 3" from 2016, Göktan photographs a girl sitting on a ladder. Surrounded by cactuses, the girl seems vulnerable and yet eager to explore her surroundings. Another work features towers of plastic chairs. Calm, silent trees are in the background. A child sits on top of the tower of chairs - it is a beautiful and yet disturbing image.

"Pursuing the possibility of a new and fictional language in her works, Zeren Göktan evaluates the codes of the society and the culture in which she lives in her artistic practice," Krank's curators explain.

"The point of view that she employs in her projects, which have a fictional and sometimes even a spontaneous tone, aims to make visible the conditions in which an individual lives, as well as their problems and sensibilities concerning their era. Göktan's subjects, in terms of the narrative she delves into, and the scene compositions, gestures and mimics, which she attends to in the finest detail, all originate from the meticulous and scrutinizing component of her identity as an artist."

Göktan's work brings to mind famous photographs of Alice Liddell taken by Charles Dodgson, more commonly known as Lewis Carroll, author of "Alice's Adventures in Wonderland." Tensions between innocence and a thirst for danger animate Göktan's work.

In an essay for the exhibition, London-based curator Fatoş Üstek points to how "while the 'Backyard' (2017) series includes children and the city's relationship with games and playing into its frame, the 'Home' series portrays other living creatures that live in the city together with their living places. Although Göktan's photographs have been planned and composed ahead of time, they emanate a sense of being captured as a snapshot."

Indeed, this snapshot quality of Göktan's 'Backyard' lead the viewer into questioning their compositions. Why has she photographed waste in such a persistent manner? What does the strange tension between nature and slum dwellings in her photographs imply? Has it all been planned and carefully drawn out in advance, or is the image a product of random discovery?

"The phone number '0 536 075 56 83' that gives the exhibition its name, also appears in one of the photographs in Göktan's Backyard series," Üstek says. "Inspired by this number, in a sound work that they have produced in collaboration, the two artists present the white noise of the city that they have dreamed of."

At Krank, visitors can listen to that white noise of the city - a baby cries, someone prepares breakfast and then the city's noises envelope it all. The audio recording reminded me of "Atom Heart Mother," a Pink Floyd album whereon the band captures sounds of mundane English life in experimental music. But "0 536 075 56 83" is conceived in a more playful way. Artists have put the number in different parts of Istanbul to invite people to dial it. Those who call the number can hear the audio recording, Krank curators told me, but when I tried calling, the number was disconnected.

Canevi's mixed media installation, "Caffeine Makes For Busy Bees", transforms and repurposes waste. His coffee cups, made with way and concrete, resemble modern cities with their state of constant flux.

"The materials used in Irmak Canevi's work are, in his own words, 'as unimportant as the artist,'" the curators explain. "On the other hand, what is important is the process of giving them form. Rendering materials to be ordinary in this way means everything can be used in the artistic practice. From this aspect, in the works of the artist we can read a lyrical praise about the way things come together. How and where one element is combined with another is an act that consolidates the holistic evaluation of this montage."

If this results in what Üstek terms "a diorama of a fictitious city," Canevi's "Masters at Work" series further explore links between realities and fictions of the modern metropolis. For that work, Canevi has transformed Istanbul streets and arteries important for him into three dimensional works, again using waste as his material.

"The city that Canevi composes consists solely of surfaces and forms, and bears no trace of the city's inhabitants," Üstek notes. And it is perhaps this anti-humanist quality that makes "0536 075 56 83" intriguing and worth visiting.

"0536 075 56 83 : Bu numarayı aramadan sergiye gitmeyin!", Çelenk Bafra, Hürriyet Kitap, Aralık 2017     link


Rasgele sergi adı ya da kitap adı türeten algoritmaları duydunuz mu? Zorlama başlıkları ti’ye alan uygulama, amaca uygun ve derinlikli görünen sergi adları uyduruyor. Irmak Canevi ve Zeren Göktan ise Krank Art Gallery’de açtıkları sergiye ad vermektense onu bir telefon numarasıyla imlemeyi tercih etmiş. Numarayı aradığınızda sanatçıların ortak üretimi ses çalışmasını dinliyorsunuz. Kentsel ortam ve gündelik yaşamlarından yola çıkarak ürettikleri, kahve makinesi, çocuk bahçesi ve sokakta maruz kalınan işitsel öğeleri işleyen bu ses, sanatçılara dair otobiyografik ipuçları barındırırken modern kent hayatını sesle deşifre ediyor. ‘0536 075 56 83’, Zeren Göktan’ın 2011’den beri devam eden ‘Arka Bahçe’ adlı serisinin ilk fotoğrafında görülen bir kapısı açık, önüne plastik sandalye konmuş hurda kamyonunun sahibine ulaşmanız için verilen numaraya küçük bir müdahaleyle belirlenmiş. Kamyonun arkasındaki kent silueti, hizmet ettiği hurda ve hafriyat ekonomisi ve eklektik görsellik kentsel gerçekliğin çarpıcı bir yansıması. Giderek bireyi boğan megakent İstanbul’da sanatçıların kendi deneyim ve rutinlerinden yola çıkarak kurguladıkları sergi, kent yaşamıyla başa çıkma ve kaçış taktiklerini de barındırıyor.

‘Arka Bahçe’ serisinde bir persona ile karşılaştığı gerçek sahneleri yeniden kuruyor Zeren Göktan. Yakından tanıdığı kız çocuklarını fotoğrafların öznesi kılarak çocukluk gerilim ve endişelerini yansıtıyor. İhtişamlı kaktüslerin arasında rastladığı sarı bir merdivene oturttuğu sarışın kız çocuğu büyüleyici ve güzel olduğu kadar tekinsiz. Suni çim halıya istiflenmiş plastik sandalyelerden oluşan tepeden bize gururla bakan kızı ise güçlü ve özgür olduğu kadar kırılgan ve tehlikede.
Galerinin ortasında Irmak Canevi’nin ‘Arılar da Kafein Sever’ serisinden bir yerleştirme yer alıyor. Etraftan biriktirdiklerini biçimlendirip ayrıntılı düzenlemeler kurgulayan Canevi, her sabah aldığı kahvenin karton bardağını, pizzanın kutusunu ve başka pek çok şeyi biriktirip küçük heykellere dönüştürüyor. Birbirine tezat iki malzemeyle oynamayı tercih ediyor: Arıların peteklerde kullandığı yapıtaşı balmumu ile modern yapılaşmanın fetiş malzemesi beton. Tüketim toplumunun olmazsa olmazı karton kutulardan fantastik bina modelleri yaratan Canevi, düzenlediği modüllerle adeta parsel parsel bir kent inşa ediyor. Sanatçının tavrı modernist toplum ve sanat sistemine karşı çıkan ‘Arte Povera’ akımını hatırlatırken atık malzemeyi yukarı dönüşümle (upcycling) sanat yapıtı haline getirmesi ekolojik duyarlılığına uygun düşüyor.

‘0536 075 56 83’, sanatçıların genel sanat pratiğinden bütüncül bir kesit sunuyor. Ayrıca, iki farklı sanat pratiğinin karşılaşma biçimlerini gözler önüne seriyor. Çocukluk referansları, gerçek ile oyun ve fantezi arasında geçişler ortak noktaları. Mevcudu ve gerçeği bozuyor, dönüştürüyor, sonra ya çıkıp yukardan bize bakıyor ya da ona yukardan bakmamızı istiyor. Ortak bazı mimari ya da doğa formlarının yanı sıra iki sanatçının da kullandığı plastik ya da sentetik malzemeler, çevremizde doğal ve yapay olanın tezatlığını sembolize ediyor. Krank Art Gallery’nin davetiyle ilk kez birlikte çalışan sanatçılar, birbirlerinin serilerinin rutinini kırıp ferahlatan hatta söylemini derinleştirerek yeni yorumlara alan açan bir sergileme anlayışı ortaya koyuyor.

‘0536 075 56 83’, 6 Ocak 2018’e dek Krank Art Gallery’de gezilebilir. 

"Irmak Canevi", Sibel Erdamar, Istanbul Art News, Nisan 2017


Portfolyo bölümünde bu ay, KRANK Art Gallery'nin kurucu direktörü Sibel Erdamar, şişeden plastik torbaya, çividen ciklete, kağıttan yemek çubuğuna kadar obsesif bir şekilde topladığı çeşitli malzemelerle yerleştirmeler yapan, 'Kullanılan malzeme en az sanatçı kadar önemsizdir. Asıl olan onları şekillendirme prosesidir' diyen Irmak Canevi'ni tanıtıyor.

Felsefe tarihini incelediğimizde felsefe fikrinin sabitlenmiş olmadığı, tek bir yöntem, tek bir felsefe yapma tarzının olmadığını gözlemleriz. Her filozof bir anlamda, kendi oyun karakterleriyle istisnai agonunu yaratmıştır. Bu farklılığın özünde kendilerine has “düşünce imgeleri” gözlenmektedir. Kendi imgesini kuran her filozof, bazen bir imgeden diğerine dramatik bir biçimde kayarak, düşünmenin ne anlama geldiğine dair yeni bir yol önerir, başka bir deyişle “ başka yollarla düşünmeye başlar”. Felsefenin, problemlerini görme ve gösterme sanatına, düşünce imgesinin inşaası eşlik eder. Düşünce imgeleri önermelerden çok, problemlere dair sezgilerden hareket eder. Savlar öne sürmekten ve ya da tartışmaktan çok resimler sunmayı tercih eder. Ne var ki, düşüncede temsilin ve tanımların yanılsamalarından kaçınmak ve başka yollarla düşünebilmek için başka bir mantığa ihtiyaç vardır. Irmak Canevi’nin eserlerinde buluntu nesnelerin obsessif ve ayrıntılı düzenlenmeleri izleyiciyi, şeyleri yeni bir düzende gözlemlemeye davet ederek onları düşünmenin farklı yollarını bulmaya teşvik etmektedir. Maddesel kuvvetlerle yeniden yapılandırılan düşünce ve bunun karşısında düşüncenin gücü ile maddenin yeniden örgütlenmesi birbirinin üzerine kapanan sonsuz bir döngüdür. Algının alternatif biçimlerine farkındalık yaratmak üzerine tasarladığı eserlerinde adeta bir protokol gizlidir ki bu protokol izleyicinin yaklaşımını değiştirmek içindir. Bu değişim madde ve düşünce arasındaki etkileşimin nasıl geliştiği, soyutlama alanının nasıl tekrardan organize edilip, farklılaştırıldığı ile sağlanır. Başka bir deyişle bu protokol, düşünce hayalgücü ve madde arasındaki karışıklığa yeni dengesizlik ihtimalleri önermektedir.

Sanatçının bana bu yönde bir okuma sağlayan, heyecan verici işleriyle ilk karşılaşmalarım, 2016 yılında Mamut Art Project’deki duvar enstalasyonu “Konstruktif Atletizm” adlı eseri ve bir süre sonra karma bir sergide karşıma çıkan “Taşıyıcı Duvar ; Yansımalar” adlı eserleri olmuştu. Bu iki çalışmasını da gördükten sonra atölye ziyareti yapmam gerektiğnden emindim. Bir sanatçının gizli dünyasını ve üretim süreçlerini keşfetmemi sağlayan atölye ziyaretleri, bana yapmakta olduğum işin tanıdığı en önemli ve en keyifli ayrıcalık. Canevi’nin atölyesi de bu anlamda çok özel bir tecrübeydi. Irmak Canevi’nin günlük olarak obssesif şekilde topladığı şişeler, yemek kutuları, yemek çubukları, plastik poşetler, paket lastikleri, süngerler, kiremitler vaatkar bir yerleşim yeri haline getirmişlerdi sanatçının raflarını. Günlük olarak yapılmış toplama ve biriktirmeler, gruplanıp kategorize edilerek saklanmıştı. En çok dikkatimi çeken, stüdyonun içeriğinin organizasyonu ve yerleştirilmesi eserlerinin bedenini oluşturmaktaydı ki bu beden çalışma yerinde olan bitenin bir yansımasıydı. Akışkan bir enerjiyle obsesssif bir düzenlemenin yarattığı gerilimi içeren bu stüdyo, sanatçının sürekli işlerinin üretildiği ana enstalasyonuydu. Kendi deyişiyle, işlerinde kullanılan malzemeler en az sanatçı kadar önemsizdir. Asıl olan onları şekilendirme prosesidir. Malzemenin bu şekide önemsiz oluşu herşeyin kullanılabilirliğini serbest bırakır.

2016’daki Mamut Art Project için ürettiği “Konstrüktif Atletizm” adlı duvar enstalasyonunda, birbirinden eşit uzaklıktaki duvar çivileri bir şebekenin temel yapısını oluştururlar. Çiviler bu anlamda bir fırsat, bir engel, bir çit olarak karşımıza çıkar. Bürokratik içerikleri, tasarımdaki sertliği ihlal eden oyuncul elverişlilikleri ile yıkılır. Soyutlama alanının inşasının içine sızan bu yapı, zaman içinde birikmiş olan içeriğin, yatay düzlemden dikey düzleme geçişine olanak tanır. Bu göç sayesinde nesneler, şeylerin yeni bir düzenini öneren konfigürasyonuna sebebiyet verir. Nesnelerin bu şekilde, şebekenin içine çiviler ve lastik bantlar ile asılması yerçekimine gösterdikleri direnci görünür kılar. Düşecek bir yeriniz olmadığında kendinizi havada ya da suda hissetmeniz mümkün, düşmek göreceli hale gelir o anda. Bu görecelilik sanatçının yer ve duvar arasındaki hassas ilişkisinin belirleyicisi durumundadır. Denge oyunun dramatizasyonu, nesneyi fiziksel uzama yerleştirmenin bir unsuru ve aynı zamanda perojenin kavramsal temelini oluşturur. Kullanılan objelerin belirgin asılma destek yöntemi yoktur. Nesne yere yerleştirme, duvara asılma ihtiyacı arasında gider gelir. Bazen de ikisinin arasında bir yerde....Yerlerini buldukları zaman anlamlanırlar, huzur bulurlar. Irmak Canevi’ni şebekesi, formların ve düşüncelerin yerleşim ve deplasmanlarını olanaklı kılan, onların dünyevi ve geçici varoluşlarına bir önerme şeklinde okunabilir: “Düşünen Ben” zamanın içindedir ve durmadan değişir.

Canevi’nin bir diğer enstalasyonu “Taşıyıcı duvar: Yansımalar”da yalın bir duvar yerine, her iki yüzü de kullanılmuş bir taşıyıcı duvar seçilmiştir. Mimari işlevinden arındırılmış, bağımsız bir yapı olarak karşımıza çıkan çift taraflı duvar yerleştirmesinin bir yüzü ayna kaplı, diğer yüzü ise Cumhuriyet gazetelerinden seçilmiş sayfalar ile kaplıdır. Ayna kaplı yüzey beni Maurice Merlau Ponty’nin “Göz ve Tin adlı eserine götürmektedir. Yazar bu eserinde aynayı “şeyleri gösterilere, gösterileri şeylere, beni başkasına, başkasını bana dönüştüren bir evrensel büyünün aleti” olarak tanımlar. Bir tarafta bu evrensel büyü hüküm sürerken, diğer yüzeyde Canevi'nin Cumhuriyet gazetelerinden temin ettiği iç mekan görselleri, karanlık bir gündemin rehin aldığı ruh halinin resmi olarak yer alır. Farklı yüzey kaplamaları olan bu duvarı eşit aralıklarla delip geçen demir çubuklar iki taraflı bir askı ve raf sistemi oluşturur. Yeniden karşımıza çıkan şebeke izdüşümlü bu sistem, atölyede belirlenmiş iki grup envanterin dikey konuma taşınmasına olanak sağlar. Şebekenin her bir kesişim noktasına resim, çizim ve fotoğrafların da eklenmesiyle çok katmanlı bir hikaye inşa edilmiş olur.

Atölye ziyaretim sırasında yaptığı birçok farklı eserle karşılaşma olanağı bulduğum sanatçının 2010 yılında Apartman Projesi dahilinde gerçekleştrdiği kişisel sergisi “Kırılım”a da değinmek isterim. Dışarıya ait tanıdık imge ve detayların proje mekanının camlarından sızarken kırıldığı ve iç mekanda yeniden kurgulandığı bu enstalasyonda Irmak Canevi Apartman Projesi'nin hemen ötesinde var olan dış dünyayı soyutlaştırdığını ifade ediyor. Çevreye ‘yakından’ bir göz atan sanatçı ayrıştırıp kaydettigi bir seri detayı oyunbaz bir denklem üzerinden bir araya getirerek renkli bir dünya yaratmış.

Atölye de dikkatimi çeken diğer işlerin arasında sanatçının “Astronomicum Caesaerum” adlı duvara asılı heykeli bulunuyor. Ortaçağ’da yapılmış, güneşin hareketlerini elle çevrilen disklerle tanımlamaya çalışan bir kitap, sanatçının esin kaynağını oluşturmuş. Daire formu, yoğunlaşmanın, kapsayıcılığın kendine yeterliliğin belirleyicisi sanatçı için. “Kendisi üzerine yoğunlaşan bir tavır takinan her türlü oluşum bir dairedir aslında.” şeklinde ifade ediyor düşüncesini. Katmanlar halindeki kağıtların üzerine beton dökerek yaptığı bu çalışmasında malzemeler arası ilişkiyi de araştırıyor. Son projesinde ise günlük tüketimin vazgeçilmez parçası olan karton kahve bardakları beton ve balmumu ile, içeriğinden bağımsız, heyecan verici bambaşka formlarda karşımıza çıkıyor.

1971 Ankara doğumlu olan Irmak Canevi, benim gibi farklı bir disiplinde eğitimini tamamlayıp bir süre profesyonel çalıştıktan sonra sanat eğitimi almaya karar vermiş. Hukuk fakültesi mezunu olan Canevi, bir süre profesyonel bir hukuk firmasında çaılştıktan sonra Londra’ya giderek Güzel Sanatlar okumuş. 2015’de de Rhode Island School of Design’da resim yüksek lisansını yapmış.

Sanatçının eserleri karşılaştığım ilk günden bu yana beni Arte Povera’yı düşünmeye itiyor. Kolektif zihniyete, geleneksel olmayan materyaller ve stile sahip bir sanatla saldıran bir grup İtalyan sanatçının başını çektiği bu hareket, sanat ve sıradan şeyler arasındaki hiyerarşiyi yıkmaya çalışmıştı. Arte Povera’ya göre sanatçı, gündelik yaşamdan hem kültürden hem de organik dünyadan, ikisinin arasında mekik dokuyarak alınmış basit materyalleri kullanan bir göçebe gibiydi. Irmak’ın eserlerinde de asıl olan, şeylerin biraraya geliş biçimine bir güzelleme gibidir. Ek yerleri bağlantıların katışıksız zaferinin kutsanması olarak da bakılabilir. Bir elemanın diğeriyle nasıl ve nerede biraraya geleceği, bu montajın bütüncül olarak değerlendirilmesini pekiştiren bir eylemdir. Yöntem ve sonucun bu şekilde denegelenmesi, sonucun karşısında süreci, işçiliği kayırarak çalışmayı bir anlamda politik bir duruş olarak sunar.

Sevecen yapısı, enerjisi, üretme heyecanı ile tanımaktan mutluluk duyduğum sanatçı Irmak Canevi dikkatle takip edeceğim sanatçılar arasında yerini almış durumda..

"Gökyüzüne Düşmeye Çalışsak Uçmayı Becerebilir miyiz?", Burcu Ezer, Arfulliving, Nisan 2016     link


Irmak Canevi, uzun yıllar avukatlık yaptıktan sonra kariyerini noktalayıp resim ile ilgilenmeye başlamış. Bu ilgisini lisans, yüksek lisans ve katıldığı konuk sanatçı programlarıyla geliştirmiş ve şimdi hayatına bir ressam olarak devam ediyor. Geçmişte solo ve karma sergilerde yer alan Canevi, bu yıl Mamut Art Project 2016’da yer alıyor. Kendisini Kasımpaşa’da yer alan atölyesinde ziyaret ettik, üretim süreci, kariyer değişimi, yeni projeleri ve Mamut’ta sergilediği işini konuştuk.

Ne zamandır resim yapıyorsun?

2003 yılına kadar avukatlık yaptım. Bir süredir hukuk kariyerime son vermeyi düşünüyordum. Avukatlık bana göre değildi. New York’ta beş haftalık hızlandırılmış bir resim ve çizim kursu buldum. İşten izin isteyip ona yazıldım. Kendimi denemek için gittim. “Bu işi yapabiliyor muyum, seviyor muyum, böyle devam etmem mümkün mü?” sorularıyla yola çıktım. Ve çok hoşuma gitti. Sokaklara çıkıyorduk, yerlerde çizimler yapıyorduk… Kendimi nihayet özgür hissettim ve aldığım izni kısa keserek dönüp işi bıraktım. Ardından okullara başvurmaya başladım. Ve lisans eğitimim için Londra’ya Slade Güzel Sanatlar Akademisi’ne gittim. Lisansın ardından da resim yükseklisansı için Rhode Island School of Design geldi.

Ardından karma sergilere dahil oldun.

Non, addresistanbul’da bir sergi yapıyordu, ben de mekanda bir mural yaptım. Oradaki çakıl havuzlarının şekillerini toplamıştım. Ve o şekillerin üstüste bindiği, sadece kömür kullandığım bir çizim yaptım. Ortaya katmanlardan ve geometrik formlardan oluşan bir iş çıktı.

Bir de katıldığın konuk sanaçtı programı var. Ondan da bahsedebilir misin?

Master başvurumu yapmadan önce tıkandığımı hissettim. O sırada lisans yaptığım okulda lisansüstü programından bir grup insan İstanbul’a gelip beni ziyaret ettiler. Ben yaşadığım duraklama döneminden onlara bahsederken, oradaki bir arkadaşım Vermont Studio Center’a konuk sanatçı olarak dahil olduğunu anlattı. Bu programın kendisine çok iyi geldiğinden bahsetti ben de başvurumu yaptım. Kabul edildim ve bir ay boyunca oradaydım. Orada pek çok iş ürettim. Yaptığım işleri atölyemde sergiledim. Çok verimli bir süreç oldu benim için bu. Ardından master’a başvurmaya karar verdim.

Resim okudun ama multidisipliner çalışıyorsun değil mi?

Lisans ve lisansüstü eğitimimi resim konusunda aldım. Eğitimim süresince geleneksel malzemelerle resim yapmadığım için beni ressam yapan en önemli şeyin ne olduğunu sorgulamaya başladım. Oradan duvarla olan ilişkime ulaştım. Duvarı farklı şekillerde nasıl kullanabilirim diye düşünmeye başladım. Master’ın son birkaç ayında çivi ile yaptığım işler ortaya çıktı. Normalde tezgah üzerinde objeler topluyordum. Atölyeme bakınca, atölyemin duvarda yaptığım işlerden hep daha ilginç olduğunu düşünüyordum. Sonrasında çiviler yardımıyla atölyemdeki organizasyon, yerleşim gibi eşya ve objeleri bir araya getirme pratiğimi duvara taşıdım. Bu da bana bir özgürlük alanı sağladı.

Bu sıralar herkes İstanbul’dan uzaklaşmaktan bahsediyor. Sen uzun yıllar yurt dışında kaldıktan sonra neden İstanbul’a geri döndün?

İstanbul’u evim olarak görüyorum. Ailem burada, yeni bir yeğenim var, sevgilim burada… Ortam ne kadar zor olursa olsun, insan eşiyle dostuyla daha rahat. Bir şekilde hayat standardımız buraya daha uyumlu. Arkadaş çevrem burada. Bir de İstanbul’da yapacak daha fazla şey var. Mesela İngiltere, New York gibi şehirlerde sanat dünyası çok daha doygun durumda.

Peki Mamut ile yolun nasıl kesişti?

Benim kuzenim de sanatçı: Zeren Göktan. Bana bir mesaj attı ve Mamut’a katılmamın benim için iyi olabileceğini söyledi. Biraz vaktim daralmıştı. Üzerinde çalıştığım işimi gönderdim, ama o sırada başka bir çizim de yapıyordum. Sonrasında sağolsunlar onu da kabul ettiler, onu da koyduk sergiye.

Mamut’ta daha çok işleri daha önce biryerde sergilenmemiş sanatçıları görmeye alışığız. Ama sen daha önce işlerini sergilemiştin.

Evet aslında daha önce işlerimi sergilemiştim. Yurt dışında okuduğum için sanat çevrem daha çok o tarafta. İstanbul’daki çevrem arzu ettiğim kadar geniş değil maalesef. Özellikle genç sanatçıları çok bilmiyorum. Bu vesileyle yeni insanlarla tanışırım diye ümit ediyorum, belki birlikte yeni işler yapılabilir. Sanatçılarla iletişimde olmak benim için önemli.

Mamut’ta katıldığın işi anlatabilir misin?

Duvar mimari bir unsur olarak yer çekimine kafa tutan dikey bir düzlem. Birtakım şeyler aşağıya akıp düşmeye çalışıyorlar ama ben bunu engelliyorum. Duvarda asılı kalan her obje farklı bir anı veya anıyı temsil ediyor. Mamut’ta sergileyeceğim iş de bu çivili yerleştirmelerimden biri. Jean Cocteau adlı yazarın youtube’da bir videosunu bulmuştum. 60’larda 2000 yılına hitaben bir kayıt yapmış. O videoda Burkhard Heim adlı bir fizikçiye atıfta bulunuyor. Fizikçi şöyle düşünürmüş: “Biz hep uçmaya çalışıyoruz ama gökyüzüne düşmeye çalışsak acaba uçmayı becerebilir miyiz?”. Fizikçi tam tersinden düşünmeyi, tek açıdan bakmaktan uzaklaşmayı savunuyor. Ben de işin orijinal başlığını oradan aldım: Eğer Burkhard Heim uçmaya çalışmak yerine düşmek gerektiğini düşünüyorsa, bu teorisi pekala doğru çıkabilir. İsmi Türkçe’ye Konstrüktif Atletizm olarak çevirdim orası ayrı. Bu başlığın eserdeki inmek, çıkmak, gökyüzü ve yerçekimi temalarıyla örtüşeceğini düşündüm.

Konstrüktif Atletizm’in bir türevi olan Yuva başlıklı çizimimde ise eş aralıklı daire motiflerinden oluşan bir başka ‘grid’ yapısı önerdim. Bu çalışmada yuvarlak baskı ve çizimlerin içine, altına ve üstüne yuvalanan işaret ve şekiller aşağıya doğru biriktiler. Duvardan yere bakan, yine yerçekiminden bahseden bir hikaye var bu işimde de.

Irmak Canevi’nin Konstrüktif Atletizm ve Yuva adlı çalışmaları 21-24 Nisan tarihleri arasında KüçükÇiftlik Park’ta yer alan Mamut Art Project’de görülebilir.

"Bir Sanat Eseri Olarak Cumhuriyet", Ceren Çıplak, Cumhuriyet (Kültür-Sanat), 10 Şubat 2017     link


Irmak Canevi, Cumhuriyet gazetesinin manşetleri, haberleri ve gazetede yayımlanan görselleriyle bir sanat işi hazırladı. Canevi, “Taşıyıcı Duvar: Yansımalar” adlı çalışmasında gazetemizden temin ettiği görsellerle kapladığı arka yüzü için “Karanlık bir gündemin rehin aldığı ruh halinin resmidir” diyor.

Cumhuriyet gazetesinin manşetleri, haberleri ve gazetede yayımlanan görseller soyutlanarak sanat işine dönüştürüldü. Beş sanatçının farklı işlerinin yer aldığı “Gözlemlenir Gerçekler” sergisinde Irmak Canevi işlerini Cumhuriyet gazetesinden yola çıkarak hazırladı. Sergide “Taşıyıcı Duvar: Yansımalar” adıyla Cumhuriyet Çizimleri Serisi oluşturuldu. Cumhuriyet Çizimleri Serisi’nin son yıllarda gündemimizi oluşturan tutuklamalar, imara açılan alanlar, askeri harekâtları sembolize ettiği vurgulanıyor. Her bir haber manşetinden yola çıkarak, haber görselleri üzerinde oynamalarla Türkiye gündeminin çizgisel yansımasını ortaya koyduğu belirtiliyor.

Ağır hesaplaşma

Canevi, Cumhuriyet gazetelerinden kestiği iç mekân görselleriyle kapladığı “duvar” için “Bu arka yüz karanlık bir gündemin rehin aldığı ruh halinin resmidir” diyor. Canevi, duvarın ayna kaplı ön yüzünde neşeli bir karşılaşmayı yansıtırken arka yüzünde ağır bir hesaplaşmayı sakladığını belirtiyor. Canevi, yaptığı duvar işinin otoportresi olduğunu belirterek şöyle diyor: “Duvarın ön tarafı neşeli, arka tarafı ise karanlık. Arka taraf, gündemin ağırlığı altında bir şekilde karamsarlaşmış, umudunu biraz kaybetmiş bir tarafım...” Canevi, işlerinin birinde Cumhuriyet’in “C” harfini üst üste yığarak ağırlık, yer çekimi hususlarına da gönderme yapıyor. Tahta çubuklarla yaptığı işini de gazetimizde yayımlanan “omuz omuza” konulu bir metinden yola çıkarak hazırlıyor ve tahta çubukları omuz omuza vermiş gibi gösteriyor. Cumhuriyet gazetesinin adıyla ve içeriğiyle pek çok değeri temsil ettiğini belirten Canevi, “Cumhuriyet gazetesi hepimiz için sembolik” diyor. “Gözlemlenir Gerçekler” sergisinde Mutlu Aksu, Eren Bayrak, Özcan Saraç ve Ezgi Tok’un kişisel işleri de yer alıyor. Sergide, Aksu sürecin ‘neyi, neye’ dönüştürdüğü üzerine bakış açıları geliştirirken Saraç, ‘insan’ sisteminin geçerliliğine dair bir araştırma sunuyor. Tok, iki gerçeklik unsurunun karşılıklı birbirlerini değerlendirmesine aracılık ederek ölçen ve ölçülen arasındaki ilişkiyi yeniden ele alıyor. Bayrak ise çoklu üretim için geliştirilen görsel algılama biçimlerini sorguluyor ve kitle iletişim araçlarının yansımalarına göre şekillenen görsel gerçekliğimizi farklı açılardan gözlemlememize olanak sağlıyor.

Sergi 1 Mart’a kadar Mixer’de izlenebilecek.

"Highlights from the RISD MFA Painting Exhibition in Chelsea", Allison Meier, Hyperallergic, July 2015     link

Ten recent graduates of the Rhode Island School of Design (RISD) MFA Painting Program are debuting their work at Kathryn Markel Fine Arts in Chelsea. The thesis exhibition reveals, through a few pieces, each of the emerging artists’ perspectives.

The online exhibition text, which is a bit heavy on artspeak, cites a few themes as “attempts to reverse-mirror the everyday, the felt contradiction that often what’s perceived as more personal is more easily and collectively valued when shared; a sense of social responsibility,” adding that they “seem to be trying to make sense of the world around them via art’s capacity to contest the very privilege of a worldview.” It’s a roundabout way of saying that their work is perhaps very aware of a viewer’s perception, and its place in the art world. And there does seem to be an affirmation of a lot of the dominant trends currently in contemporary art, with heavy abstraction, intensely layered and gravity-defying paint, and a playfulness with unorthodox materials while still creating within the boundaries of the right-angled traditional canvas.

Viewing the exhibition, there may not be many moments of surprise or extreme experimentation, but there are several standouts. Whitney Oldenburg’s two pieces — “Unpeeled” (2015) and “Hurt” (2014) — mix everything from acrylic to rocks and car polish in huge textural assemblages that have a tactile messiness giving them a visual edge, and Irmak Canevi’s “Burkhard Heim Suspects That One Shouldn’t Fly But Fall, He May Prove Right” (2015) is a grid of found materials, some arranged in configurations like small machines, suggesting (through its name and design) the deciphering of some theoretical physics puzzle.

In the back room, Anthony Bragg’s “New Fire (shelves)” (2014-15) is an illuminated tower of yule logs that contrasts its fake fires against his small, studied “Rope” (2014) of two climbers in the snowy outdoors, and just across Jon Merritt’s “Arboreal Model” series of acrylic on panel works deftly take an 8-bit style to tree totem shapes.

"RISD MFA Painting Exhibition / Press Release", Jackie Gendel, July 2015     link


Irmak Canevi is a collector of remainders, a decorator of information systems, and an archivist of primitive accumulation. Embedding, imprinting, casting and suspending in tensegrity the profane detritus, residues and footprints of unspecified origin: bottle caps, rubber bands, used coffee cups, discarded flyers, fruit, paper towels and art supplies…. The work displays the elegance of an ancient calendar describing god knows what seasons or itineraries, emptied of all discernible rituals other than mildly obscured cycles of consumption— leaving ample space for fascination and poetry.

"Sub-Scheme", Stephanie Cristello, (Press Release), August 2017


What remains after the act of painting? If we were to use an antiquated mode of thinking, the question would be: what kinds of images are being painted today? In Sub-Scheme, painting is a product of an underlying system—a series of independent schemes that at once use the medium for its historical references, while activating its new approaches as contemporary commentary. As a medium, painting is nuclear fallout. Its imprint is marked all over alternate modes of making; its past influence permeates future growth, absorbed by newer technologies, at the same time it adapts to present systems. Departing from the image of the soft white trace of a chalk outline used in forensics, this exhibition starts with a metaphor that addresses the limits of what is left in space after an act.

If painting is not in the room, its influence is.

Beginning with the constant of the sub-straight—under, below, beneath the painting—sub- is also commonly used as a prefix to describe a quality that is less than perfect, i.e. the handmade gesture. As a trope depicting the awkward positioning of a body traced with meticulous precision, the concept of a chalk outline here becomes a foil for painting as a standard practice that has faced its many deaths (transformations). What marks are manufactured by a medium still so tied to the concept of its creation in a studio? Sub-Scheme is representative of the source of everyday life—while the basic technology of paint has not changed, its context and consumption within a digital world has. The Internet is everywhere, but it is also real; made up of a series of underwater cables that connect seemingly invisible waves of information. The physical traces of otherwise formless communications still exist. From counterfeit brand-images and the persistent high-low dilemma of pop, to crude nouveaux primitivism and post-internet painting, this exhibition presents new ways of thinking ‘underground.’

"Drawing Train", Ryosuke Kondoh & Irmak Canevi, Finans Dünyası (Japan Edition), October 2012


It was in London at the Slade School of Fine Art where the two met. Both Irmak Canevi and Ryosuke Kondo had recognized their passion for art and decided to get a BA in Fine Arts away from home. They were fortunate enough to be invited to study at the Slade, part of University College London (UCL). So they did.

イルマック•ジャネヴィと近藤亮介の二人が出会ったのは、共に母国から遠く離れて美術を学びに来た英国だった。ロンドン大学 UCLスレード•スクール•オブ•ファインアートで、二人は共同プロジェクト『ドローイング•トレイン』を開始した

Even though they were classmates their paths did not really cross until a certain ‘drawing’ workshop organized in the year 2007 by their tutor Dryden Goodwin. When they were asked to work in pairs to come up with a drawing project they chose each other and that is how their adventure began. Up until now they have worked together to create a trilogy of drawing projects called the ‘Drawing Train’, altogether an experimental, experiential and fun exercise that zooms in on drawing as an idea and practice. An urban adventure, if you will, about drawing in general, and about art, architecture and good food too.

現在までに、ドローイング•トレインは三度にわたって実行されてきた。それは、概念かつ実践としてのドローイングに焦点を当てた実験的で経験的、そして愉快な創作活動である。

As one might guess Drawing Train is also a take on artist Mathew Barney’s well-known ‘Drawing Restraint’ series where Barney literally restrains his body while attempting to make drawings. Although the duo’s project has no direct relation to Barney’s, appropriation and consequent subversion of Barney’s title underlines a certain common interest in drawing. Kondo and Canevi recognize a similar absurdity in Barney’s physical experiments and respond with their very own absurdity to sum things up. That is to say with a title that shortly reads “Drawing Train”.

First Experiment (Drawing Train I).

For their first project, Kondo and Canevi meet mid-way by River Thames under the Waterloo Bridge, in their eyes, a true concrete beauty. Because they journey to meet in the middle, they think ‘why not make this first project about drawing on the move’. The two travel around London by bus, by foot and by boat and make all kinds of drawings.

「移動中のドローイングを最初のプロジェクトでやってみよう」

One challenge is to figure out the right material to draw on. After much deliberation they come up with the perfect piece of paper: a till roll! (i.e., roll paper used in cash registers and calculators.) The continuity of a roll of paper, they think, should simulate the flow of a journey and the passing of time. The convenience of pulling out a blank bit of the roll each time there is a different view through the window of the bus is, simply, brilliant! From then on they try out ‘permutations’ of various situations ‘on the go’. They draw on the upper deck of a double-decker facing each other. They then try sitting on opposite sides of the bus, drawing different sides of the street. They draw from left to right, then right to left while looking out of the right side and then the left side. They roll paper out from the left and then from the right and draw from right to left and then left to right.

議論の末に、二人は計画に最適な紙を発見した−−−それは、レシートなどによく使われるロール紙である。彼らは、左側からロール紙を引っ張り出し、右から左方向へ、あるいはその逆方向へ描いた。

This first set of experiments trigger questions and doubts about direction and movement when drawing. It becomes an exercise to make one think the ‘un-thought of’. Surprise and be surprised, the couple thinks. Drawing is a whole lot more than it appears to be. Their findings become a formula and their till rolls an installation.

Second Experiment (Drawing Train II).

Young artists enjoy their previous collaboration together so much that they decide to get together again before graduation to have a second round of experiments on drawing. They put in a proposal to use the Slade Research Centre at Woburn Square to exhibit the results of their second experiment and are granted a sizeable part of the research centre. This time they agree to look for the gap in their drawings, both physically and as an idea, again be spontaneous and immediate, make drawings outside the Slade, but with colour, and on squares. They look at work by the Japanese art collective Rinpa Eshidan. They most certainly are interested in the group’s playful experiments where the artists rotate and paint, all simultaneously, on the same canvases. Having set these parameters Kondo and Canevi start visiting famous public spaces including the newly renovated King’s Cross St. Pancras train station, Caurtaurd Institute, Tate Modern and other famous museums and galleries around London.

今回、彼らは互いのドローイング間に物理的•観念的に生じる差異を探すことにした。その一方で、同じカンヴァスを繰り返し回転させては何度も上描きを重ねていくアーティスト集団「琳派絵師団」のような遊び心に溢れた実験制作に、二人は関心を抱いていた。

At the Courtaurd Institute, for example, they draw on opposite sides of the same transparent sheet with their markers. They realize they each can see what the other can’t. While Canevi’s view is of one half of the courtyard Kondo’s is of the other. In short, together they have a full view. Later, at Tate Modern, in the Turbine Hall, they draw along a 167m fissure made by Colombian artist Doris Salcedo. Again, they work on the same piece of paper. As they make drawings on the floor of this iconic museum they learn new things and literally experience drawing over the edge. At another concrete beauty that is the Barbican Centre, the duo experiment with drawing on actual chairs. They cover chairs with paper and draw on this paper the very chairs they wrap. This curious exercise involves touching and tracing as opposed to looking and then drawing. Once again they discover a ‘gap’. This gap between the intended and the result is manifested in the loss of figure. And then they notice another gap. This is the gap between the seemingly inevitable two dimensionality of a drawing and the three dimensionality of its subject. How can this gap be bridged? As these experiments get more and more complex the drawings become more abstract. These exercises generally result in highly ambiguous drawings for often both artists work on the same piece of paper drawing the very same thing. Regardless, it only seems natural to Kondo and Canevi that these drawings be shown in an installation as in their previous project. Finally, the drawings are hung such that the overall effect of their presentation is a certain mood that suggests to the viewer their train of thought. As projected images spill onto the architecture of the room, go through other images and get interrupted and distorted a new sense of space is created that is unlike the original source of imagery. This superimposition of images on the walls, the floor and the ceiling of the room is perhaps even filmic. It is in fact like a projection of the duo’s journey through London as recorded in drawing. It is in the end an enjoyable installation that is suggestive of the fun they had towards building it. This visual diary concludes the second round of experiments for Kondo and Canevi.

最終的にインスタレーションは、ドローイングに記録されたロンドン市中を駆け巡る二人の旅の投影となった。

Third Experiment (Drawing Train III).

At the beginning of year 2012, it is with great excitement that Canevi informs Kondo of his upcoming train journey through Siberia. It does not take long for the artists to see the opportunity here. This could very well be the third and final leg of their drawing trilogy. After all, what better place is there to conclude Drawing Train but on a train.

2012年の初め、ジャネヴィは計画中のシベリア横断鉄道旅行について近藤に話した。ドローイング•トレインを締めくくるのに、鉄道以上に最良の場を誰が思いつくだろうか。そうして、二人は三度目の共同制作を企てた。

There is, however, a minor concern. This time the artists will not be able to collaborate simultaneously. Only one of them will be on that train. To Kondo and Canevi this presents an opportunity. An opportunity to explore another kind of gap: geography. As Canevi starts his West-bound journey from across Japan, in Kamchatka, Russia, Kondo starts to imagine his collaborator’s panorama. Canevi looks out of the train window and draws what he sees; whereas Kondo imagines what Canevi sees and then draws. One documents, the other imagines. And then there is that gap between reality and imagination.

ここで注目したのは、現実と想像の間に存在する差異である。

Kondo tells Canevi about his thesis too, about the picturesque, and the importance of landspace. ‘They would draw postcard-size landscapes that would have fit in the palm in times past’, he says. And, so they decide to make postcards to send each other. At every opportunity Canevi sends a new postcard to Kondo. Kondo would look at Canevi’s itinerary, imagine Siberia, and likewise, he would make postcards and then send them to Canevi, in Istanbul. In the end, each artist receives a good number of ‘picturesque’ postcards from the other. It is no surprise that Kondo’s imaginary landscapes are more abstract than Canevi’s vivid postcards but to each artist this whole exercise means more than proving such obvious facts. They mean to understand a time when landscapes were romantic, when art cared about the romantic and what it meant and how it felt to be romantic. As such, Kondo and Canevi used drawing as their means to tap into another era. They even romanticized about romanticism perhaps. In doing so, once again, they made art through the simplicity and honesty of the act of drawing.

最後に、それぞれの作家はもう一方からの「絵のような」葉書を受け取った。彼らは、ロマン主義精神をさらにロマンティックな仕方で逆手にとろうとしている。つまり、そうすることによってもう一度 ドローイングという行為の簡潔性と率直性を際立たせ、 二人は芸術 を生み出したと言えるだろう。

Unexpectedly and just like that the drawing train became real. With Canevi drawing, again, on the move, and Kondo tracing his collaborator’s imaginary tracks this wonderful exercise came full circle. On its own, perhaps, by chance it can be said, it very nicely folded and unfolded and even made sense of its cheeky title. And finally Drawing Train stationed at the hearts of both artists waiting for its next big journey.

そして遂に、ドローイング•トレインは次の大きな旅を待望するアーティスト二人の心に停車した。

"Apartman Projesi'nde 'Kırılım'", BirGün (Kültür-Sanat), 22 Ocak 2010

'Apartman Projesi' içinde bulunduğu mahallenin tek tipleştirilmesi yolunda başlatılan uzaklaştırma çabalarına bir tepki olarak, mekanda simgesel bir 'Apartman Boşluğu' açıyor. Bu boşluğun biçimsel bağlamda önerisi ise, dağılmışlık ve yapılandırılmamış bir konumlama esnekliği olarak düşünülüyor. Mekan koordinatörü Nurgül Öztürk, bu projeyle ilgili olarak, "Komşuluk ilişkilerine dikkat çekmek ve anlayış sınırlarımızı genişletmek adına 'Apartman Projesi'ni bir süreliğine 'Apartman Boşluğu'na taşıyarak, bu boşluğun birleştirici yapısını kullanmayı ve bu ortak alanda farklı tipte ve farklı düşüncede olan sokak sakinlerinin birlikte yaşam pratiği sürdürebileceğini hatırlatmayı amaçlıyoruz" dedi. Nancy Atakan'ın 'Tutunmak' adlı sergisiyle başlayan bu farkındalık yaratma çabası, Irmak Canevi'nin 'Kırılım' adlı enstelasyon sergisiyle devam ediyor. Irmak Canevi bu enstalasyon sergisinde 'Apartman Projesi'nin hemen ötesinde var olan dış dünyayı soyutlaştırıyor. Sokaktan ayrıştırıp kaydettiği bir seri detayı oyunbaz bir denklem üzerinden bir araya getirerek renkli bir dünya yaratıyor. Canevi, bu yansımanın dışarının içeriye 'karışması'nın ve çevrenin önlenemeyen müdahalesinin bir metaforu olarak da algılanmasını amaçlıyor. Bugün açılışı gerçekleşecek olan enstelasyon sergisi 7 Şubat'a kadar görülebilir.

using allyou.net